Merak Ettikleriniz | Karaciğer Nakli Merkezi - Tıbbi Bölümlerimiz - Kent Sağlık Grubu | 0 850 222 53 68
Yükleniyor..

Merak Ettikleriniz

MELD skoru hesaplama
MELD skoruna göre 14 ve üzerinde olan hastalara Karaciğer Transplantasyonu hazırlığı yapılmalıdır.

http://www.mayoclinic.org/medical-professionals/model-end-stage-liver-disease/meld-model-unos-modification
Herkesin organı herkese takılabilir mi?
Hayır! Organ naklinde doku ve organların uyumu esastır. Nasıl herkesin kanı herkese verilemiyor ve bir takım kan gruplarına dikkat ediliyorsa, aynı şey organ naklinde de söz konusudur. Nakledilecek organa göre uyum kriterleri değişebildiğinden, bu esaslara dikkat edilmezse, organ nakledilen kişi yani "alıcı" nın vücudu organı yabancı bir madde olarak algılayacak ve reddedecektir.

Özellikle 1960'lardan sonra bağışıklık önleyici ilaçların (immunsuppresive) tıpta kullanılmaya başlamasıyla, günümüzde transplantasyon uygulamaları büyük bir hız kazanmıştır. Çünkü saptanabilen bütün dokuların uyumuna rağmen bugün bilemediğimiz pek çok faktör nedeniyle vücut yabancı organı tanıyıp reddetme eğilimindedir. Bu ilaçlar sayesinde bağışıklık sistemi bir nevi kandırılarak organın yaşatılması hedeflenir. Yine de bu ilaçlar doku uyumu gereksinimini tamamen ortadan kaldıramazlar. Bu nedenle başarılı bir transplantasyon için hem uyumlu organ hem de bilinçli bir immunsuppresive tedavi esastır.
Takılacak Organlar Kimlerden Temin Edilir?
Bugün dünyada iki tip transplantasyon biçimi uygulanmaktadır.

Canlı vericili transplantasyonlar

Kadavra vericili transplantasyonlar

Birinci şekilde nakledilecek organ yaşamakta olan bir başka insandan alınır. Böbrek gibi çift organların biri , tek organların da bir parçası diğer bir kişiye nakledilmek üzere alınır. Tabiatıyla kalbin canlıdan nakli söz konusu olamaz.

İkinci şekilde ise organları alınan kişi tıbben ölmüştür. Nakil için uygun olan tüm organları alınarak, ihtiyacı olan ve doku uyumu bulunan hastalara nakledilir. Transplantasyonda ilk uygulanan ve asıl uygun olan yöntem budur. Böylelikle sağlıklı diğer bir kişinin de hayatı riske edilmemiş olacaktır. Ancak organ bekleme listelerinin giderek kabarması ve ihtiyacı karşılayacak kadar organ bulunamaması birinci yöntemin, yani canlıdan nakillerin de tıp dünyasına girmesine neden olmuştur.

İşte bu nedenle kadavradan organ bağışlarının yaygınlaşması büyük önem taşımaktadır. Böylelikle organlar birkaç ayda toprak olup gideceklerine hem bir insanı yaşatacaklar hem de başka bir insanın hayatını riske atılmaktan kurtarmış olacaklardır.
Organ Bağışının Manası ve Önemi
Organ bağışından ne kastediyoruz ? Organ bağışı, yaşarken yaptığımız bir bağış ama ölümümüzden sonraki bir uygulamayı yansıtıyor. Canlı vericilerden yapılan nakillerde organlarından birini ya da bir parçasını bağışlamak organ bağışı kapsamında mıdır ? Organ bağışının ailemizi ilgilendiren yönleri nelerdir ? Organ bağışı dediğimizde her şeyden önce ikinci tip organ nakillerini kastettiğimizi vurgulamamız gerek. Yani kadavradan ya da tıbben ölmüş kimselerden olan nakiller için ortaya atılmış bir kavramdır organ bağışı.

Canlıdan nakillerin genellikle akrabalar arasında olması münasebetiyle tam bir bağış sayılmaması doğaldır. Akraba olmayan bağışlarda da özellikle dünyada uygulandığı şekliyle yakınlığın yanında diğer menfaatlerin de bulunabileceği göz ardı edilemez. Zaten canlıdan nakiller tıp etiği yönüyle de sağlıklı bir insanın hayatının riske edilmesi açısından bazı soru işaretleri taşımaktadırlar. Yine de bulunan organların yetmediği bu koşullarda insanları kurtarmanın yegane yolu olmaları münasebetiyle kaçınılmaz olarak uygulanmaktadırlar.

Asıl organ bağışı kavramı ise kadavra nakilleri için kullanılmaktadır. Yaşam boyu kullandığımız bizi yaşatan organlarımızın, öldüğümüzde bambaşka hem de tanımadığımız insanları yaşatmak amacıyla kullanılması ve bu organlardan, bağışlayanların herhangi bir menfaatinin olmaması, kavram olarak gerçek bir bağış olduğu gibi aynı zamanda büyük bir insanlık örneğidir de.

Bu aynı zamanda insanın yaşama duyduğu saygının da bir ifadesidir. Dünyanın malının dünyada kalacağı bilinciyle, sadece insana has olan ardında bir şeyler bırakabilme, insanlık adına da bir şeyler yapabilme duygusunun da doruk noktasıdır. Belki o anda organları bağışlanan kişi bunun bilincinde olamamaktadır ama zaten tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu bağış daha ziyade yaşayanları ilgilendiren bir olgudur. Ölen kişinin bağış kartı olsa da olmasa da bağışı yapacak olanlar ölenin yakınlarıdır. Yakınlarının istememe halinde kişinin kendi organ bağışı hiçbir şey ifade etmez.

O nedenle organ bağışı denildiğinde kendimize sormamız gereken asıl soru; kendi organlarımızı bağışladığımız kadar en sevdiklerimizin organlarını bağışlayıp bağışlayamayacağımız olmalıdır ? Görüldüğü gibi bu çok zor bir sorudur. Ama bir gün organ bekleyen bir yakınımızın olabileceği gibi organını bağışlamak veya bağışlamamak durumunda kalacağımız bir yakınımız da olabilir.
Ölümden Ne Kadar Sonra Organlar Alınabilir ?
Her ölümden sonra organların kullanılması ne yazık ki mümkün olamamaktadır. Hangi şekillerde ölüm vuku bulduğunda organların kullanılabileceği büyük önem taşır. Böylelikle kamu oyunda sıkça konuşulduğu gibi deprem gibi felaketler sonrasında cesetlerin organlarının alınmasının mümkün olmadığı da anlaşılmış olur. Kadavradan organ nakli dediğimiz zaman, kalbi durmuş bir insandan söz etmiyoruz. Yani evinde ya da kaza mahallinde veya deprem veya afet bölgelerinde kalbi durmuş ve döndürülememiş bir insanın organları organ naklinde kullanılamaz.

Sadece ve sadece beyin ölümü gelişmiş yani tıbben ölmüş ama organları zarar görmemiş insanların organları diğerlerine nakledilebilir. Bunun içinde kalbin hala çalışıyor olması gereklidir.

Bunu duyar duymaz içimizde hemen bir kuşku doğuyor; Yoksa insanların organları ölmeden mi alınıyor ??

Asla !
Tıp bugün gelmiş olduğu düzeyde pek çok noktada kesin verilere ulaşmış olamasa da artık bir şeyin ayrımını kesin ve tartışmasız olarak yapabiliyor. O da "ölüm ve yaşam". Neyin ölüm neyin de yaşam olduğuna dair artık en ufak bir kuşkumuz yok. Eğer tıbbın böyle bir kuşkusu olsa idi organ naklini de zaten aklımıza getiremezdik. Çünkü tıpta en temel ilke her bireyin kendi yaşam hakkı olduğu ve trilyonda bir yaşama dönüş şansı bile olsa bu şansın sonuna kadar kullanılması gerektiğidir. Hiç kimse için nasıl olsa ölecek tabiri kullanılamaz. Onu sadece Tanrı bilir. Dolayısıyla ölüm anına karar vermek de biz doktorların değil, Tanrı'nın bileceği bir iştir. Beyin ölümünün tam ve kesin olarak ölüm demek olduğunu bildiğimiz ve bundan her şeyden çok emin olduğumuz için organ naklini söz konusu edebiliyoruz.
Beyin Ölümü Nedir ?
Beyin ölümü kesin olarak tam bir ölümü ifade eder. Bunun şüpheye mahal bırakmadan anlaşılması herkes için büyük önem taşır. Bir yakınımızı kaybettiğimizde, bazen toprağa verdikten sonra bile öldüğüne inanamıyoruz. Dolayısıyla böyle bir kavramla karşılaştığımızda aklımızda soru işaretlerinin kalmamış olması gerekiyor. Ölümün ruhsal anlamda tanımını yapmak biz hekimlere düşmez. Bu son derece derin ve felsefi bir konudur. Biz ancak ölümün biyolojik yönü üzerinde konuşabiliriz. Bunu yapabildiğimiz içindir ki, bedenleri öldükten sonra toprağa gömebiliyoruz. Eğer bu biyolojik sonlanmayı bilemeseydik ve tanımlayamasaydık hiç kimseyi gömmememiz gerekirdi.  Kesin tanımını kazanmadan önce ölümün tanımı, tarih içinde bazı değişiklikler geçirmiş ve uzun yıllar boyu kalbin durması şeklinde tanımlanmıştı. Ama kalp durmasının artık ölüme delalet etmediğini sadece doktorlar değil pek çok insan bugün biliyor. Belli bir zaman içinde müdahale edildiğinde kalbin durduktan sonra tekrar çalıştırılması ve yaşama geri dönüş artık filmlerde ve romanlarda bile pek çok olaya konu oluyor ?  İnsanın ölümü tamamıyla beyinde vuku bulan bir olaydır. İnsanı tanımlayan ve insan yapan her şey; aklı, zekası, duyguları, kişiliği hepsi beyninde saklıdır ve diğer tüm organlar bir bütün halinde onu var etmek için çalışırlar. Beyin de bir ana kontrol merkezi gibi tüm bu organların birbiriyle uyum içinde çalışmasını sağlar. Bu ana kontrol ortadan kalktığında, her organın kendi otonom bir ömrü vardır. Koordinasyon ortadan kalktığından ortaklık bozulur ve hepsi belli bir süre içinde biyolojik canlılığını yitirir. Bu süre maksimum 72 saattir. Bu nedenle bugün artık kesin olarak biliyoruz ki beyin ölümü tam anlamıyla ölümü ifade eder. Bu 72 saatlik süre içinde organların canlılığını koruyabilmesi için çok yoğun bir tıbbi bakımın yanında bedenin solunum cihazına da bağlı olması gerekir. Bu bakım süreci hastayı yaşatmaya yönelik değildir. Hasta kaybedilmiştir. Bu bakımdan amaçlanan organ bağışında bulunulursa organların bir süre daha yaşatılmasıdır. ( 72 saat ). Organ bağışında bulunulmadığında beden solunum cihazından ayrılır. Dünyanın her yerindeki hukuki uygulama da bu şekildedir. Ülkemizde de bu süre içinde organ bağışı olmadığında bile vakanın yakınları isterlerse cenazelerini alabilirler.