Gastroenteroloji - Tıbbi Bölümlerimiz - Kent Sağlık Grubu | 0 850 222 53 68
Yükleniyor..

Gastroenteroloji

Kent Hastanesi Gastroenteroloji Kliniğimizde sindirim sistemi hastalıklarının tanı ve tedavisi yapılmaktadır. Bu kapsamda mide, yemek borusu, ince ve kalın bağırsaklar, karaciğer, safra kesesi ve pankreas organları ile bu organlarda oluşan hastalıklar Gastroenteroloji Kliniğimizin çalışma alanlarıdır.  

Gastroenteroloji Kliniğimizde;

Endoskopi ve kolonoskopi gibi tanısal girişimlerin yanı sıra, E.R.C.P. safra kanalı taşlarının çıkartılması, stent yerleştirilmesi, kolon poliplerine uygulanan polipektomi gibi terapötik işlemler de uygulamalarımız arasındadır.    


Karaciğer hastalıklarının (kronik hepatit, siroz) izlemi ve karaciğer biyopsisi ile siroz nedeniyle oluşan özofagus varislerinin skeroterapi ve band ligasyonu tedavileri uygulanmaktadır. 

Sindirim sistemi kanamaları (ülser, asprine bağlı vb) hastanemizin acil servisinde yapılan ilk tedaviyi takiben izlenmekte; kanamaya yönelik enjeksiyon, bipolar elektrokoagülasyon, klip uygulaması gibi tedaviler uygulanmakta, yine de kanamanın durdurulamadığı hastalarda ise hastanemizin girişimsel radyoloji bölümünde embolizasyon yapılmaktadır. 

İleri yaşa ya da beyin hasarına bağlı beslenememe durumlarında hastanın midesine tüp yerleştirilmekte (Perkutan Endoskopik Gastrostomi - PEG), takip eden dönemde ise izlemi ve bakımı sürdürülmektedir.


Endoskopi

Endoskopi (Üst GI Sistem Endoskopisi) işlemi, sindirim kanalının değişik bölümlerinin fiberoptik kablolar yardımıyla incelenmesi işlemidir ve yaklaşık 40 yıldır insanlığın hizmetinde olan çok yararlı bir tanı yöntemidir. Bu işlem sayesinde yemek borusu, mide ve bağırsakların hastalıklarının erken tanısı yapılabilmekte, girişimsel işlemlerle de aynı seansta tedaviler uygulanabilmektedir.


Endoskopi teknolojisinde görüntü keskinliğinde kaydedilen ilerleme ve yenilikler sayesinde mide ve bağırsak duvarında kanserin öncüsü olan erken lezyonların tanısı daha mümkün hale gelmiştir. Bu şekilde saptanan lezyonlar, yine endoskopik yöntemlerle çıkartılabilmekte ve hasta yaşamına önemli bir katkı sağlanmış olmaktadır. Yine endoskopi ile uygulanan argon plazma lazer gibi yakarak tedavi yöntemleriyle de, bu şekildeki lezyonlar ortadan kaldırılabilmektedir.

Endoskopi, yemek borusu (özofagus), mide ve oniki parmak bağırsağının (duodenum) içeriden direkt görülerek incelenmesi işlemidir. Bu inceleme; yutma güçlüğü, reflü hastalığı, mide ve karın ağrısı, bulantı, kusma, kansızlık, sindirim sistemi kanamaları, hazımsızlık, göğüs ağrısı, açıklanamayan kilo kaybı, B12 vitamin eksikliği gibi birçok durumda doktor tarafından gerekli görüldüğü takdirde yapılabilir.


Endoskopi işlemi öncesinde, esnasında ve sonrasında hastanın tüm vital bulguları takip edilir. İnceleme, “endoskop” denilen ucu ışıklı, ince (10-12 mm çaplı), boru şeklinde fleksibl bir cihaz kullanılarak yapılır. İşlemden önce hastanın boğazına bir sprey yardımıyla lokal anestezik ilaç sıkılarak söz konusu bölgenin uyuşturulması sağlanır. Böylelikle öğürme refleksi baskılanır ve cihazın yutulması kolaylaşır. Hasta sol tarafına yatırılır. İşlem sırasında hastanın herhangi bir ağrı veya rahatsızlık duymaması ve heyecanlanmaması için damar yoluyla bazı sakinleştirici ilaçlar uygulanır. Bu inceleme ile yemek borusu, mide ve oniki parmak bağırsağı son derece net olarak detaylı bir şekilde incelenir. İşlem sırasında mideye hava verilir ve böylelikle midenin tüm kıvrımları görülebilir hale gelir. Bu nedenle işlem sırasında şişkinlik hissi olabilir.


Endoskopik inceleme sırasında yemek borusu, mide ya da on iki parmak bağırsağında kanser, erozyon ya da ülser şeklinde yaralar varsa direkt gözle görülebilir. Reflü hastalığı açısından yemek borusunda hasarlanma (özofajit), mide kapakçığında açıklık ya da mide fıtığı olup olmadığı net bir şeklide görülebilmektedir.


Endoskopi işlemi ile mide kanamalarında kanamanın sebebi ve kanamanın ciddiyeti anlaşılabilir. Midede gastrit ve ülser oluşumunu kolaylaştıran temel faktörlerden biri olarak kabul edilen “Helicobacter pylori”  bakterisinin olup olmadığına yönelik değerlendirme de endoskopi ile yapılabilmektedir.


Yemek borusunda, midede ya da on iki parmak bağırsağında anormal bulgular görülürse görsel olarak tanı konulabileceği gibi bazı durumlarda histopatolojik tanı için biyopsi alınması da mümkün olmaktadır. Ayrıca kanama durumlarında kanayan lezyona müdahale de yapılabilmektedir. Kanama kontrolü için kanayan damara ilaç enjeksiyonu, damarın elektrokoter yardımıyla yakılması ya da endoklips denilen özel aletler kullanılarak yaranın kapatılması işlemleri uygulanabilmektedir.


Endoskopi işlemi, 5-10 dakika sürmektedir. Ancak, inceleme bitiminde hasta iyice kendine gelinceye dek yani konuşulanı anlayabilir ve yardımsız yürüyebilir duruma gelene kadar (yaklaşık 1-1,5 saat) dinlenme odasında istirahate alınarak gözlem altında tutulur. Damar yoluyla verilen ilacın etkisinin tamamen geçmesi, genellikle 4-5 saati bulmaktadır. Bu nedenle hastaların işlem sonrası endoskopi ünitesinden refakatçi eşliğinde ayrılmaları önerilmektedir. Bu süre içerisinde dalgınlık, dikkat eksikliği, reflekslerde yavaşlama ve uyku hali oluşabilir.  

E.R.C.P. Yöntemi

Safra kesesi, karaciğerden gelen safrayla birlikte ana safra kanalına (koledok) açılır. Bu kanal da pankreas kanalı ile birleşerek “papilla” denilen küçük bir ağızdan  bağırsağa dökülür. Safra kesesinde oluşan taşların tedavisi, günümüzde kapalı (laparoskopik) kese ameliyatı ile yapılır. Ancak bu taşlar, bazen keseden ana safra kanalına düşerler. Bu da kanalda tıkanmaya yol açar; hastada sarılık oluşur, ağrı başlar ve ateş yükselir. Bu durum, yaşamı tehdit eden ciddi bir tablodur. Böyle hastalarda ERCP yöntemiyle kanalın temizlenmesi işleminin yapılması gerekir.

ERCP, safra ve pankreas kanalının endoskopik yöntemlerle incelenmesi işlemidir. ERCP işleminde; üst sindirim sistemi endoskopisinde olduğu gibi ağız yoluyla mideden geçilerek, ince bağırsağa girilmekte ve oradan da safra ve pankreas kanallarına ulaşılmaktadır. Her iki kanalın filmleri çekilerek, hastalık nedeni (taş, tümör vb.) saptanmaktadır. Tıkanıklığa yol açan taş görüldükten sonra “balon” ya da “basket” denilen araçlarla taş çıkartılmaktadır. Aynı işlem esnasında darlıklara stent yerleştirilmesi gibi tedaviye yönelik girişimler de uygulanabilmektedir.

Helikobakter Pilori

“Helikobakter Pilori” adı verilen ve halk arasında ülser mikrobu – gastrit mikrobu ya da mide bakterisi olarak da anılan mikroorganizma, mide sağlığını tehdit eden önemli bir faktördür.  1980’li yılların başlarında keşfedilen bu bakteri, mide hastalıklarında bir devrime yol açmıştır. Bu bakterinin gastrit ve ülser hastalığının nedeni olduğunun bulunmasından sonra tedavi tamamen değişmiş, ülser ameliyatları tarihe karışmıştır.

Bu bakterinin toplumdaki sıklık oranları ise, ülkelerin gelişmişlik düzeyleri ile ters orantılıdır. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde %5-10 düzeyinde iken, ülkemizde %50’ler civarında olup, Afrika ülkelerinde sıklığı %90’ı aşmaktadır. Bu mikroorganizmanın mide ülseri, gastrit, mide lenfoması ya da mide kanseri gelişiminde rol aldığı kabul edilmektedir. Ancak midesinde bu bakteriyi barındıran her insanda mide hastalığı olmaması mide sağlığını bozan tek faktörün bu bakteri olmadığını düşündürmektedir. Dolayısıyla midesinde bir hastalık saptanmış olan insanlarda bu bakteri varlığı da tespit edilirse o zaman bu bakteriye yönelik tedavi uygulanması kabul edilen bir yaklaşımdır. Herhangi bir mide hastalığı olmayan ve bu bakteri tesadüfen saptanmış kişilere tedavi verilmesi günümüz bilgileri ışığında doğru bulunmamaktadır.

İrrıtabl Bağırsak Sendromu (IBS)

Irritabl Bağırsak Sendromu (IBS), “irritabl kolon sendromu” veya “spastik kolit” adıyla bilinen bu sorun, kalın bağırsaklarda görülen fonksiyonel bir bozukluktur. Bu sendromda hastalarda kalın bağırsaklar görüntüde normaldir ama anormal hareketler ve kasılmalar olur. Bu hareketleri beyin, ağrı olarak algılar.

Toplumda çok yaygın görülen bu sorun, genellikle genç veya orta yaşlarda başlar ve tüm yaşam boyunca şiddeti bazen azalarak, bazen de artarak devam eder. Herhangi bir komplikasyona yol açmaz, başka bir hastalığa dönüşmez, ancak kişinin yaşam kalitesini etkiler. 

Sendromun başlıca belirtileri; karın ağrısı, şişkinlik ve dışkılama değişikliğidir. Karın ağrısı, genellikle tüm karında olur. Bazen gezici olabilir, dışkılama ile kısmen rahatlar. Şişkinlik, hastaların en çok yakındığı şikayettir. Özellikle yemekten sonra artar, bazen giysi ölçülerini zorlayacak bir karın şişliği derecesinde hissedilir. Dışkılama değişikliği çoğunlukla kabızlık şeklindedir, bazen sık ve cıvık dışkılama tarzında olabilir. Hastalar, genellikle tuvaletten sonra tam boşalmama hissi ile tekrar tuvalete gitme ihtiyacı duyarlar. Sıklıkla dışkılama hissi olur ve acilen tuvalete gitme ihtiyacı doğurur. Stresli dönemlerde bu şikayetler artar; yaz ayları ve tatil dönemi gibi zamanlarda ise şikayetler genellikle azalır.

Tedavide en önemli aşama, hastanın kendi sorununu tanıması ve anlamasıdır. Unutulmaması gerekir ki bu işlevsel bir bağırsak bozukluğudur, tedaviyle mutlak bir iyileşme beklenmemelidir, sorun ömür boyu da devam edebilir. Hastaların bir hekim izleminde olması önerilir, çünkü hem bu hastalıkla karışabilecek başka sorunların ayırıcı tanısı hekim tarafından yapılır, hem de bu hastalıkla ilgili ilaç tedavileri uygulanır. İlaç tedavisinde amaç; hastayı rahatlatmak, bağırsağı gevşeterek ve varsa kabızlığı düzelterek yaşam kalitesini iyileştirmektir. Diyet olarak kuru baklagiller gibi gaz yapan gıdalardan, fazla et tüketmekten, acılı besinlerden uzak durulması önerilir. Ayrıca gazlı içecekler, alkol, kahve ve çikolata yasaklar arasında sayılabilir.

İshal

İshal, günlük dışkılama sayısının artması ve kıvamının sulu olması ile karakterli bir durumdur. İshal aynı zamanda “sulu dışkılama” olarak da adlandırılır. Sindirim kanalının çok değişik hastalıklarında ishal ortaya çıkabilir.  Dışkı çok bol miktarda ve sulu ise bu genellikle ince bağırsak kökenli, az miktarda, cıvık ve sık ise kalın bağırsak kökenlidir.

“Akut gastroenterit”, en sık görülen akut (kısa süreli) ishal nedenidir. Bakteri ya da virüs enfeksiyonlarına bağlı olarak gelişebilir. Yaz aylarında daha sık görülür. Hastalık önce karın ağrısı ve kusma şeklinde başlar, takip eden saatlerde ishal başlar. Bazen hem kusma hem de ishalin çok fazla olması nedeniyle belirgin su ve elektrolit kaybı oluşur, bu duruma “dehidratasyon” denir. Dehidratasyon ve elektrolit bozukluğu, özellikle yaşlı hastalarda hayatı tehdit edebilir ve hızla düzeltilmesi gerekir. Akut gastroenterit hastaların çoğunda 48-72 saat kadar sürer ve sonra kendiliğinden geçer, bu nedenle ağır olmayan durumlarda yağsız gıdalar yenilmesi ve bol sıvı alınmasından oluşan bir diyet uygulanması yeterli olur. Ağır seyreden olgularda antibiyotik tedavisi gerekebilir. 


“Amip (entomoeba histolytica)” adı verilen tek hücreli parazite bağlı ishaller de ülkemizde sık görülür. Bunun farkı, daha çok kalın bağırsağı tuttuğu ve yüzeysel yaralara neden olduğu için, dışkılama sık, cıvık ve kanlıdır.

Bir diğer sık görülen ishal nedeni, antibiyotik kullanımına bağlı oluşan ishaldir. Ülkemizde antibiyotik kullanımının çok fazla ve bazen de gereksiz olması, bu tür ishallerin sıklıkla görülmesine yol açar. Başlıca nedeni, normal kalın bağırsak florasının antibiyotikler tarafından bozulması sonucunda “clostridium difficile” adı verilen bir bakterinin üreyerek enfeksiyona yol açmasıdır. Bu durumda öncelikle kullanılmakta olan antibiyotik hemen kesilmelidir. Bu şekilde düzelmeyen olgularda florayı düzeltici tedaviler veya clostridium difficile’i etkileyen antibiyotikler verilir.

İshal,  3 haftayı geçmişse bir “kronik diyare” durumu ile karşı karşıya olunabilir. Burada nedenler çok farklılaşır, enfeksiyon etkenleri artık söz konusu değildir. Bağırsak yüzeyini tutan çok sayıda hastalık, kronik diyareye yol açabilir; bunlar arasında çölyak hastalığı (tahıllarda bulunan gluten maddesi nedeniyle oluşur), malabsorbsiyon (bağırsak emilim yüzeyinin bozulması), lenfoma gibi malign hastalıklar sayılabilir. Ayrıca kalın bağırsakta bulunan “villöz adenom” denilen büyük polipler de ishale yol açabilir.


Kabızlık 

Kabızlık tanımı haftada 3 kezden az dışkılama yapma durumu olarak tanımlanabilir. Bu durum kişinin istemine bağlı olarak değişebilir. Kısa süreli kabızlık önemli değildir. Ancak 3 aydan fazla devam eden kabızlık durumu kişinin günlük yaşamını da etkilediğinden araştırılması gerekmektedir. Kronik kabızlık olarak tanımlanan bu durum her 10 yetişkin bireyden birinde görülmektedir. Kabızlığı olan kişiler önce bunu önemsemez sonra da bu konuda bilgi edinerek kendisi tedavi yoluna gider. Diyet veya bazı ilaçlar kullanarak sorunu gidermeye çalışırlar. Sağlıklı bir birey 24-48 saat içinde tuvalete gidip dışkılama işlevini yerine getirir. Kabızlığı olanlarda bu süre 60-120 saate (2-2.5 gün) uzayabilir.

Düzenli dışkılama alışkanlığı oluşması için yeterli lifli gıdaların düzenli alınması ve belirli zaman aralıklarında tuvalete gidilmesi gerekmektedir.

Genç ve çalışan bireylerde, gerek beslenme gerekse gerekli fiziksel aktivite düzenli ve yeterli yapılmadığından bu tür kabızlık şikayetlerini daha sık görmekteyiz. Kabızlığı olan kişilerin normalden az lifli gıdalar aldığı, az su içtikleri ve günlük ortalama yapması gereken gaita miktarının 3’te birini (60 - 80 gr/gün gaita) yaptıkları saptanmıştır. Yeterli gıda ve sıvı alımı sonrası bağırsak içi basınç artmakta ve bağırsakların boşalımı hızlanmaktadır. Kolona ulasan gaita miktarı günlük ortalama 200 gr. olduğunda dışkılama ihtiyacı oluşmakta ve tuvalete gidilmektedir.



Kabızlığa neden olabilecek sebebler;

  1. Düzensiz ve yetersiz beslenme, az sıvı alımı ve fiziksel aktivite azlığı.
  2. Stres ve tuvaletleri hijyen nedeniyle begenmeme ve dıskılamayı erteleme.
  3. Ilaçlar (öksürük ilaçları, anti hipertansifler, anti aritmik ilaçlar, analjezikler, antispazmotikler, psikolojik tedavide kullanılan ilaçlar, bazı antiasitler, antikolinerjikler v.b).
  4. Gebelik durumu, karın içinde olusan kist ve kitleler.
  5. Anorektal bölge olarak tanımladıgımız makat ve rektum alt kısmının hastalıkları- Anal fissür, hemoroidler, rektal ülsel, pelvik bölgesinin kas ve sinirlerini etkileyen hastalıklar, rektosel, rektal prolapses, rektum veya kolonin bir bölgesinin sinirlerinin yoklugu (Hirschsprung’s hastalıgı).
  6. Metabolik nedenler; hipokalemi (kanda K+ azlıgı) hiperkalsemi (ca++ fazlalıgı), üremi (böbrek yetmezligi).
  7. Hormonal nedenler; hipotroidi, hipofiz bezi yetmezligi, böbrek üstü bezi yetmezligi.
  8. Sindirim sistemine ait nedenler; ince bağırsak hastalıkları (crohn hastalıgı, polipler, ülserler, tümörler vb.).

Kapsül Endoskopi

Son yıllarda endoskopi alanındaki en önemli yeniliklerden birisi de, kapsül endoskopidir. Bu işlemde esas amaç, ince bağırsakların incelenmesidir. Standart endoskopiden farklı olarak fiberoptik kablolar kullanmak yerine, içinde kamera bulunan bir kapsülün yutulması ve bu kapsülün sindirim sistemi boyunca görüntü kaydetmesi ile yapılır.

Bugün için üç çeşit kapsül mevcuttur:

• PillCam ESO 2: Özofagus (yemek borusu) kapsülü
• PillCam SB 2: İnce bağırsak kapsülü
• PillCam Colon: Kalın bağırsak kapsülü


Kapsül yutulduktan sonra yaklaşık 8 saat boyunca kayıt alınır, kapsül 10 saat sonra vücudu terk eder. Kayıt için karına yapıştırılan sensorlar kullanılır. İşlem bitince bu sensorlar çıkartılır. İşlemin standart endoskopiden diğer bir önemli farkı, herhangi bir sedasyon (uyutma) gerektirmemesi, hastanın üzerinde kayıt cihazını taşırken normal günlük aktivitelerini sürdürebilmesidir.

Bu yöntem sayesinde ince bağırsağı tutan iltihaplı hastalıklar (Crohn hastalığı), nedeni aydınlatılamamış sindirim sistemi kanamaları, ince bağırsak tümörleri gibi hastalıkların tanıları konulur.

Kapsül Kolonoskopi

Günümüzde kolon yani kalın bağırsaktaki polip, kanser ya da diğer  anormal oluşumların incelenmesindeki en ileri teknoloji olan kolonoskopinin yanı sıra geliştirilen  yeni yöntemlerden biri de “kapsül kolonoskopi”dir. Bu yöntemle vitamin hapı büyüklüğünde bir kamera kapsül hastaya içirilir ve bu kapsülün algıladığı görüntü, hastanın kemerine takılan bir cihazda kaydedilir. Bu kayıt daha sonra bilgisayarda izlenir. Kapsül, vücutta yaklaşık 12 saat kalır ve sonunda dışkı ile atılır. Bu sürede hastanın hastanede kalması gerekmez, evinde ya da işinde olabilir. Bu yöntem; sedasyonla uyutulamayan, solunum sıkıntısı olan ve standart kolonoskopiden çekinen hastalar için idealdir.


Kapsül kolonoskopi işlemi öncesinde diyet ve ilaçlarla iyi bir bağırsak temizliği yapılır. Ardından işlem günü hasta erken saatlerde hastanemize gelerek, iri bir vitamin hapı büyüklüğündeki kapsülü içer. Hastanın beline cep telefonu büyüklüğündeki alıcı bir cihaz, kemerle takılır. Hasta, bu arada evine gidip dinlenir. Verilen birkaç adet ilacı içip, yemeğini yiyebilir. Akşam üstü tekrar hastaneye gelip alıcıyı verir. Gastroenteroloji uzmanı hekimlerimiz, alıcıya kaydedilen görüntüleri inceleyerek değerlendirme yapmaktadır.

Karaciğer Yağlanması

Karaciğer yağlanması, günümüzün en önemli sindirim sistemi sorunlarından biridir. Çocukluk çağından, erişkin yaşlara kadar görülebilen bu sorunun gelecek yıllarda önemini artırarak sürdürmesi beklenmektedir.

Karaciğer yağlanması nedir?
Karaciğer hücreleri içinde yağ damlacıklarının birikmesi ile oluşur. Zamanla bu yağ damlacığı karaciğer hücresinin tahribatına yol açar. Bu duruma, yağlanmaya bağlı hepatit yani “steatohepatit” adı verilir. Steatohepatitin senelerce sürmesi, siroz ile sonuçlanabilir.


Karaciğerde yağ birikmesi neden oluşur?
Bunun başlıca nedeni, vücuda giren enerji miktarının harcanan enerji miktarından fazla olmasıdır. Bu kalori fazlası, vücutta pek çok bölgede olduğu gibi karaciğerde de depolanır. Yani aşırı beslenme, hareketsizlik, özellikle nişasta ve şekerli gıdaların fazla tüketilmesi, bu durumun oluşmasındaki temel etkendir.
Kuşkusuz bu süreçte kişinin genetik altyapısı da belirleyici rol oynar. Buradaki temel mekanizma, “insülin direnci” diye adlandırılan metabolik bozukluktur.


Karaciğer yağlanmasının belirtileri nelerdir?
Diğer karaciğer hastalıklarından olduğu gibi fazla belirti olmaz. Halsizlik, genel yorgunluk hali, karın sağ üst bölgesinde dolgunluk tarzında ağrı, en sık rastlanan belirtilerdir.


Karaciğer yağlanması tanısı nasıl konulur?
Başlıca tanı aracı, ultrasonografidir. Bu yöntemle karaciğerin büyüdüğü ve içinde yağ biriktiği görülür. Bu yağlanma derecelendirilir. Ayrıca kanda bakılan karaciğer fonksiyon testlerinde de yükselme araştırılır. Kan yağları ve insülin direnci tayini yapılır.


Karaciğer yağlanması nasıl tedavi edilir?
Tedavide başlıca önlem, yaşam tarzının değiştirilmesidir. Öncelikle tatlı, şekerli ve nişastalı gıdaların tüketiminin kısılması ve günde en az 30 dakika olacak şekilde tempolu yürüyüş veya hafif koşu tarzı egzersiz programının başlatılması gerekir. Buna ek olarak, E vitamini ve gerekirse insülin direnci üzerine etkili ilaçlar verilebilir.


Karaciğer yağlanması, hangi sonuçlara yol açar?
Karaciğer yağlanması, basit yağlanma durumundan “steatohepatit” sürecine geçmişse, gelecek için risk oluşturur. Çünkü, bu süreç uzun yıllar içinde siroz ile sonuçlanabilir. Siroz geliştikten sonra yağlanma düzeltilse de hastalık kalıcı olabilir, karaciğer kanseri ile sonuçlanabilir. Siroz aşamasında bu nedenle karaciğer nakli düşünülebilir.

Kolon Polipleri ve Kanser

Kolon kanseri, günümüzde görülme sıklığı giderek artan kanser türleri arasındadır. Kadınlarda meme, erkeklerde akciğer kanserinden sonra en sık görülen kanser türüdür. Kolon kanserinin başlıca belirtileri; dışkıda kanama, dışkılama  özelliklerinde değişme (kabızlık, ishal), karın ağrısı, kilo kaybı ve halsizlik, solukluk ve kansızlıktır.

Pek çok diğer kanser türünde olduğu gibi bu hastalığın da nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, korunmada bazı önlemlerin etkili olduğu bilinmektedir. Bunlar arasında diyette yağ ve et türlerinin azaltılması, bol sebze meyve tüketilmesi, kalsiyum alınması sayılabilir. Bunlar içinde özellikle et tüketiminin altını çizmek gerekmektedir. Izgara gibi doğrudan sıcağa maruz kalarak pişirilen kırmızı et tüketiminin fazla olması kalın bağırsak kanseri için bilinen önemli risk faktörlerinden birisidir. Kolon kanserinden korunmak için et tüketimi azaltılmalı ve kalsiyumdan zengin beslenmeye özen gösterilmelidir. Hepsinden önemlisi, düzenli kalınbağırsak taraması yaptırılmalıdır. Daha belirtiler ortaya çıkmadan erken saptanması, hatta daha kanser oluşmadan önce, henüz polip evresindeyken bulunup tedavi edilmesidir. Polipler kalın bağırsakta oluşan ve başlangıçta iyi huylu olan kitlelerdir ancak zaman içinde büyürler ve kansere dönüşürler.

Erken tanı için öncelikle dışkıda gizli kan testi uygulanır. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar, dışkıda gizli kan testinin yeterince duyarlı olmadığını göstermiştir. Bu nedenle 5-10 yıl gibi aralıklarla yapılan kolonoskopi kanserden korunmada daha etkili bir yöntemdir. Bu işlemin en büyük avantajı kanserin öncül lezyonu olan poliplerin saptanması ve aynı anda yani kolonoskopi sırasında çıkarılabilmesidir.

Kolonoskopi

Kolonoskopi, kalın bağırsakların incelenmesi işlemidir. Bu inceleme, “kolonoskop” denilen ucu ışıklı, ince (10-12 mm çaplı), boru şeklinde fleksibl bir cihaz kullanılarak yapılmaktadır. “Fleksibl sigmoidoskopi” denilen işlemde kalın bağırsakların makata yakın olan son kısımları incelenirken, kolonoskopide tüm kalın bağırsaklar incelenir.

Kolonoskopi; karın ağrısı, kanlı dışkılama, kabızlık, ishal, barsak alışkanlığında düzensizlik, kansızlık (anemi), sindirim sistemi kanamaları, açıklanamayan kilo kaybı gibi durumlarda uygulanır. Ayrıca radyolojik incelemelerde kalın bağırsaklarla ilgili anormal bulguların saptanması durumunda da gerekli olabilir. 

Kolonoskopi esnasında hastanın herhangi bir ağrı veya rahatsızlık duymaması için damar yoluyla bazı ilaçlar uygulanır. Bu işlem 20-30 dakika sürer. Kolonoskopik inceleme ile kalın bağırsağın tüm segmentleri, detaylı bir şekilde incelenir. Bazı özel durumlarda kalın bağırsakla ince bağırsağın birleşme yerinden geçilerek, ince bağırsakların son kısımlarının da incelenmesi mümkün olmaktadır. İşlem sırasında cihaz yardımıyla bağırsağın içine hava verilmekte ve böylelikle bağırsağın tüm kıvrımları görülebilir hale gelmektedir. Bu nedenle işlem sonrasında bir süre şişkinlik hissi oluşabilmektedir. 

Kolonoskopik inceleme yapıldığında, kalın bağırsaklarda iltihabi bir rahatsızlık olup olmadığı, kanser varlığı, ileride kansere dönüşebilme riski taşıyan ve “polip” adı verilen lezyonların olup olmadığı anlaşılabilmektedir. Kalın bağırsaklarda bu şekilde anormal bulgular görülürse, görsel olarak tanı konulabileceği gibi bazı durumlarda histopatolojik tanı için biyopsi de alınabilir. Polip saptanması durumunda da bu polibin elektrokoter yardımıyla kesilerek çıkarılması ve böylece ileride gelişebilecek olan kalın bağırsak kanserinden kaçınılması söz konusu olmaktadır. Ayrıca kalın bağırsak kanamalarında kanayan lezyona müdahale de yapılabilmektedir. Kanama kontrolü için kanayan lezyon bölgesine ilaç enjeksiyonu, damarın elektrokoter yardımıyla yakılması ya da “endoklips” denilen özel aletler kullanılarak, yaranın kapatılması işlemleri uygulanabilmektedir.


Kolonoskopi işlemi sona erdikten sonra yaklaşık 1-1,5 saat süreyle dinlenme odasında istirahate alınarak gözlem altında tutulmaktadır. Damar yoluyla verilen ilacın etkisinin tamamen geçmesi, genellikle 4-5 saati bulmaktadır. Bu nedenle hastaların işlem sonrası endoskopi ünitesinden refakatçi eşliğinde ayrılması; dalgınlık, dikkat eksikliği, reflekslerde yavaşlama ve uyku hali olabileceğinden evinde dinlenmesi önerilir.

Mide Sağlığı Neden Önemlidir?

Sağlıklı beslenme, sağlıklı yaşam sürebilmenin temel kurallarından biridir. İnsanlar da diğer canlılar gibi dünyaya geldikleri ilk andan itibaren yaşamlarını sürdürebilmek ve büyüyebilmek için beslenmek zorundadır. “Beslenme” adı verilen bu yaşamsal olayda sindirim sistemi başrolü oynamaktadır.  Sindirim sistemi, ağızdan anüse kadar olan uzunca bir yoldur. Ağız boşluğundaki dişler, tükürük bezleri ve dil, beslenmenin başladığı organlardır. Burada gıdaların sıcak– soğuk, acı–ekşi–tatlı–tuzlu gibi özellikleri tespit edilir ve vücuda alınıp alınmayacağı kararı verilir. Dolayısıyla ağız boşluğunda gıdalara ısıtma ya da soğutma işlemi uygulanarak, mideye gitmesine izin verilir. Tükürük salgısı içerisinde enzim ve antikor denilen bazı maddeler vardır. Bu maddeler sayesinde gıdalar tükürük salgısı ile mikroplardan arındırılmaya çalışılır. Katı ve büyük boyutlu gıdalar dişler yardımıyla parçalanır, tükürük yardımıyla ıslatılarak yumuşatılır, böylelikle yemek borusundan mideye gönderilmeye uygun hale getirilir. Ağza alınan gıdanın tadında, kokusunda bir gariplik varsa bunu geri çıkarmak kaydıyla vücuda girişine izin verilmemiş olunur. Gördüğünüz gibi ağız boşluğu, beslenme olayında hem hazırlayıcı, hem de kalite kontrol merkezi gibi çalışmaktadır. Ağızda birçok değerlendirmeye ve muameleye tabi tutulduktan sonra vücuda alınması uygun görülmüş olan gıda yemek borusu kanalıyla mideye ulaştırılır.

Sağlıklı bir mide için ağız sağlığının da iyi olması gerekmektedir. Midemiz, karın boşluğunda olup ince bağırsaklardan önce gelmektedir. Boş iken hacmi küçük olmasına rağmen gıdalarla doldukça yavaş yavaş genişleyebilen ve birkaç litre hacme ulaşabilen bir organdır. Aşırı sıcak ya da aşırı soğuk gıda alımı, gıdaları ağızda iyice çiğnemeden hızlı bir şeklide yemek yenilmesi, gerekenden fazla miktarda gıdayla midenin adeta tıka basa doldurulması, çok fazla acılı–baharatlı–ekşili gıdaların tüketilmesi mide sağlığını tehdit eden faktörlerdir. Yemek sonrası yatmak, öne doğru eğilerek mideyi sıkıştırmak, dar giysiler (Korse–kemer–kuşak) ile mideyi baskı altına almak mide sağlığını olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle akşam yemeklerini geç saate bırakmamalı, yatmadan önce 3 saat kadar midenin çalışmasına ve boşalmasına zaman tanımalıyız.

Mide sağlığını tehdit eden diğer faktörler ise; kuvvetli ağrı kesici ilaçlar, aspirin türevi ilaçlar, kuvvetli antibiyotikler, alkol, sigara (tütün), asitli ve gazlı içeceklerdir. Tıp literatüründe 30 yılı aşkın süredir bilinen ancak halk arasında son yıllarda giderek daha bilinir hale gelmiş olan bir mikroorganizma (Mide bakterisi - Helikobakter Pilori) da mide sağlığını tehdit eden önemli faktörlerdendir.


Halk arasında sık karşılaşılan hatalı bir inanış ise ağrı kesici ilaçların, iğne şeklinde yapıldığında ya da makattan fitil şeklinde alındığında midenin bundan zarar görmeyeceğidir. Bu kısmen yanlış bir inanıştır. Çünkü ağrı kesici ilaç, vücuda alındığında (hangi yolla alınırsa alınsın) kana karışarak tüm vücuda dağılır. Mideye de kanla gelir ve mide duvarında yaptığı bazı değişikliklerle mideye zarar verir. Ancak ağız yoluyla alındığında tabletin midede erimesi sonrasında lokal olarak da mide duvarını etkilemesi, zarar vermesi mümkündür. Alkol, lokal toksik yolla, sigara ise içindeki bazı zararlı maddelerin (tıpkı ağrı kesici ilaçlarda olduğu gibi) mide duvarına kan dolaşımıyla gelerek zarar verebilir.

Stresin Mide Üzerindeki Etkisi

Stres, ortaya çıkardığı hormon ve mediatörler vasıtasıyla vücudumuzda çok fazla sorunlara sebep olabilecek bir durumdur. İlk akla gelenler; tansiyon yükselmesi, şeker yükselmesi, çarpıntı ve mide asit yapımının artmasıdır. Mide asit yapımının artması da mide duvar sağlığını olumsuz etkileyen bir durumdur. Bu nedenle uzun dönemli stres ve gerginliklerden kaçınılması da sağlığımız acısından son derece önemlidir.

Sağlıklı yaşamın en temel koşullarından birisi sağlıklı beslenme olduğuna göre mide sağlığımıza dikkat ederek beslenmemizi kaliteli hale getirebiliriz. Burada sağlıklı beslenme diye bahsedilen konu et, karbonhidrat, yağ ve vitaminler açısından dengeli beslenme değildir. Bu konu metabolizma uzmanlarının, diyet uzmanlarının konusudur. Sağlıklı beslenme, sağlıklı gıdaların tüketilmesi ve alınan gıdaların en sağlıklı bir şekilde vücutta emilebilmesidir. Sindirimin sağlıklı olabilmesinde mide sağlığının çok önemli rolü vardır. 

Reflü

Mide içindeki asit içeriğin yemek borusuna geri kaçmasına “reflü” denilir. Reflü, fizyolojik bir durumdur. Bebeklik döneminden itibaren her yaşta görülebilmektedir. Örneğin bebekleri biraz fazla emzirdiğinizde gaz çıkarma sırasında bir miktar kustuğu herkes tarafından bilinen bir durumdur. Bu, bir çeşit reflü olup fizyolojiktir. Erişkin insanlarda da beslenme hataları sebebiyle mide içeriğinin yemek borusuna geri kaçması söz konusu olabilmektedir. Bu durum, geğirme ya da hıçkırık sırasında ya da durup dururken olabilmektedir. Bu geri kaçış olayı, tek tük olduğunda önemsenmemekte ve “fizyolojik reflü” olarak değerlendirilmektedir.

Haftada 2 kereden daha sık reflü oluşması durumunda “patolojik reflü” yani reflü hastalığından söz edilebilir. Reflü hastalığını tetikleyen faktörler vardır. Bunlar;

• Gıdalar (Acı, ekşi, turşu, baharat, bol yağlı ve salçalı yemekler, kızartma, çiğ soğan, çikolata, şerbetli tatlılar, asitli ve gazlı içecekler, alkol),
• Beslenme hataları (Hızlı yemek, aşırı miktarda yemek)
• Yaşam tarzı hataları (Yemek sonrası öne eğilerek oturmak, yemek sonrası yatmak, dar giysilerle karın ve mide bölgesinin sıkıştırılması, sporsuz ve hareketsiz yaşam)


olarak sıralanabilir.


Bu faktörlerin yanı sıra insanın elinde olmayan bazı rahatsızlıklar da reflü oluşumuna katkıda bulunmaktadır. Bunlar; mide kapakçığındaki gevşeklik ya da genişlemeler, mide fıtığı, mide boşalmasında yavaşlama, mide çıkışında darlık ya da tıkanıklıklar olarak sayılabilir. 


Reflü hastalığının temel iki belirtisi vardır. Birincisi; midede ya da yemek borusunda yanma, ikincisi ise yemek borusuna ve ağza acı su gelmesidir. Bu iki temel belirtiye ilave olarak kronik öksürük, ses kısıklığı, boğazda sürekli iritasyon ve farenjit hali, göğüs ağrıları ve göğüste yanma hissi de olabilmektedir.


Ne zaman doktora başvurulmalıdır?


Bahsedilen yakınmaları olan hasta derhal doktora başvurmalı ve gereken tetkikleri yapıldıktan sonra tanısı konularak tedavisi düzenlenmelidir. Tanısı konulmuş, diyetine ve tedavisine devam etmekte olan kişilerde tedaviye rağmen geçmeyen şikâyetler varsa, sıvı ya da katı gıdaların yutulması sırasında yemek
borusunda ağrı, yutma güçlüğü ya da takılma hissi oluyorsa hiç vakit kaybetmeden doktora başvurulmalıdır. 


Reflü kimlerde daha sık görülür?


Reflü hastalığı, kadın ya da erkek, yaşlı ya da genç herkeste görülebilir. Görülme sıklığı her geçen gün artmaktadır. Bu artışta beslenme tarzı ve yaşam koşulları oldukça önemli rol oynamaktadır. Yemek saatleri düzenli olmayan, vakitli vakitsiz yemek yiyen, reflüjenik gıdaları (asitli-gazlı içecekler, demli çay, kahve, kızartma, yağlı-acılı-baharatlı-salçalı yemekler, soğan, ekşi, turşu, çikolata, alkol) sık ve çok tüketen kişilerde daha çok ortaya çıkmaktadır. Yine kilo fazlası olan kişiler de reflü hastalığı bakımından daha yüksek risk altındadırlar. 


Reflü tanısı nasıl konulur?


Reflü hastalığı tanısı konulurken, birçok veriden yararlanılır. İlk başta hastanın şikayetleri dinlenir ve bazı sorularla hastalık daha da detaylı bir şekilde irdelenir. Bunu takiben fizik muayene ile bu şikâyetlere sebep olabilecek bir hastalığa ait muayene bulgusu var mı araştırılır.


Reflü hastalığı ön tanısı konulduğunda tanıyı desteklemek amacıyla röntgen incelemelerine ya da endoskopik incelemelere ihtiyaç duyulur. Endoskopik incelemelerin gelişmesi, yaygınlaşması ve sedasyon (uyutma) yardımıyla konforlu hale gelmesi sonucunda reflü tanısında röntgen incelemelerinin ağırlığı oldukça azalmıştır. 

Endoskopi yapıldığında yemek borusu, mide kapakçığı, mide ve mide çıkışındaki yapılar detaylı bir şekilde değerlendirilmektedir. Bu sayede reflü hastalığının tanısı, sebebi, oluşan hasarlanma ve hastalığın ciddiyeti hakkında bilgi edinilmektedir. 


Yemek borusuna geri kaçan asit miktarını ölçen ve parametrik olarak reflü şiddetini belirleyen yöntemler de vardır. Bunlara “özofageal pH metri (Yemek borusundaki pH’yı ölçen)” denilir. Bu ölçme, günümüzde iki yöntemle yapılmaktadır. Birincisi burundan mideye kadar indirilen ve “kateter” denilen ince borular yardımıyla asit ölçümü yapılması yöntemidir ki bu eski yöntemdir. Bu yöntemde 24 saat boyunca hasta burnundan midesine inen ince boruyla bir cihaza bağlı olarak zaman geçirir. İkincisi ise, “BRAVO kapsül pH metri” yöntemidir. Bu yöntem, yenidir. Hastanemizde de mevcut olan bu yöntemde yemek borusunun alt ucuna endoskopik yöntemle bir çip yerleştirilmekte ve bu çip sayesinde 48 saat boyunca asit ölçümü yapılabilmektedir. Bu yöntemde burunda herhangi bir kateter yoktur. Yemek borusundaki çip ölçümlerini telsiz frekansı ile kemere takılan bir alıcı cihaza gönderir. Alıcı cihazda 48 saat boyunca toplanmış olan veriler bilgisayarda döküm haline getirilerek değerlendirilir. Bu 48 saatlik süre içerisinde kemere takılı olan alıcı cihaz dışında herhangi bir kablo ya da kateter yoktur. Bu da kişinin beslenme, banyo, gezme, yatıp uyuma, iş, alışveriş gibi günlük yaşamına aynen devam edebilmesine olanak sağlamaktadır. 


Reflü nasıl tedavi edilir?


Reflü hastalığı tedavisi, hastalık sebebiyle ilişkilidir. Kontrolsüz ve ölçüsüz bir şekilde beslenen, reflüjenik gıdaları çok ve sık tüketen bir kişide tedaviye önce beslenmeyi disiplinize ederek başlamak gerekmektedir. Beslenme yaşam tarzı düzenlemeleri tedavide ilk ve en önemli basamaktır. Çünkü reflü hastalığında en sık sebep, bu konudaki hatalardır. Obezite tarzı kilo fazlası olanların kontrollü bir şekilde kilo vermeleri de reflü şikâyetlerinin azalmasına önemli katkı sağlayacaktır.

Reflü hastalığında olay, mide asidinin yemek borusuna geri kaçması olduğundan beslenme ve yaşam tarzı düzenlemeleri ile bu asit kaçışı azaltılamıyor ya da önlenemiyorsa şikâyetler tam geçmeyecektir. Bu durumda mide asidini azaltacak ilaçlar devreye sokulmaktadır. Bu ilaçlar yemek borusuna kaçan asidin şiddetini azaltmakta ve şikâyetlerin azalmasını ya da geçmesini sağlamaktadır. İlaçlar şikâyetleri azaltmaktan başka varsa yemek borusundaki hasarların iyileşmesini de sağlamaktadır. Düzenli ilaç kullanımı bu hasarların tekrar oluşma riskini de azaltmaktadır. Buna ilaveten hastada mide fıtığı ya da çok genişlemiş bir mide kapakçığı durumu varsa ameliyat edilerek bu anatomik bozukluğun düzeltilmesi de tedavi seçeneklerindendir. Ameliyat laparoskopi yöntemiyle (kapalı yöntemle) yapılabilmektedir.


Özet olarak söylemek gerekirse; diyet şarttır. Diyete ilave olarak ihtiyaç duyulursa ilaç kullanılmalıdır. Diyet ve ilaca rağmen sorun devam ederse ve ameliyatla düzeltilebilecek bir patoloji varsa ameliyat da seçenekler arasında olmalıdır.


Tedavi ve iyileşme süreci sonrasında nelere dikkat edilmelidir?


Anlaşıldığı gibi reflü hastalığı bir kere tedavi edilen ve sonrasında ömür boyu rahat edilen bir hastalık değildir. Reflü hastaları her zaman kilolarına, beslenme tarzlarına, yaşam tarzlarına, giyinme tarzlarına dikkat etmek durumundadırlar. Bu diyet odaklı yaşam devam ederken, reflü yakınmaları olduğu ya da belirginleştiği dönemlerde diyete ilave olarak ilaçlarda kullanmak durumunda kalacaklardır. Bu ilaç kullanma süresi, hastadan hastaya değişmektedir. Diyet ne kadar düzgün olursa, ilaç kullanma ihtiyacı o kadar az olmaktadır.


Endoskopik Ultrason (EUS)

Endoskopik ultrason (EUS), sindirim sisteminin alt tabakalarının da incelenebildiği, biyopsi ve tümörlerde evreleme yapılabildiği bir yöntemdir. Genel anestezi altında uygulanan EUS; yemek borusu, mide, safra kesesi, pankreas gibi organların hastalıklarına tanı koymada ileri teknoloji ürünüdür.

Bu sistemin esası, endoskopi yöntemi ile endoskopi cihazının ucundaki bir ultrason eklentisi yardımıyla ultrasonografi yönteminin birleştirilmesine dayanmaktadır. EUS, sindirim sistemindeki duvar katmanlarını ayrıntılı olarak göstermektedir. Sindirim sisteminde veya sindirim sistemine komşu organlardaki hastalıkların teşhisini kolaylaştırmaktadır. EUS’un bu özelliği sayesinde endoskopi sırasında sindirim sisteminin iç yüzeyinin hastalıklarının teşhis edilmesinin yanı sıra daha altta bulunan diğer tabakalarından (submukozal) köken almış hastalıkların görüntüsü de elde edilmekte, gerekirse bunlardan biyopsi alınabilmektedir. Ayrıca yemek borusu, mide ve bağırsağın yüzey tabakasının altındaki tümörler bu şekilde gözlemlenip kesin tanıları konulabilmektedir. Yine EUS ile mide, yemek borusu tümörlerinin evrelemesi yapılarak, tedavinin planlanmasına yardımcı olunabilmektedir.


Endoskopik ultrason yönteminin en çok kullanıldığı alanlardan biri de pankreas hastalıklarıdır. Pankreasın kistik ve solid nodülleri, bu yöntemle ayrıntılı olarak görüntülenebilmekte, gerekirse biyopsi alınabilmektedir. Böylelikle pankreas kanserinin erken tanısı sağlanabilmektedir.

Sindirim sistemi hastalıkları tanısında önemli bir yenilik olan endoskopik ultrason (EUS), ses dalgalarını kullanarak iç organların görüntülenmesi yöntemidir. EUS; endoskopi yöntemi ile, endoskopi cihazının ucundaki bir ultrason eklentisi yardımıyla ultrasonografi yönteminin birleştirildiği ileri görüntüleme sistemidir. Özel bir cihaz kullanılarak gönderilen ses dalgalarının dokudan yansımasıyla görüntü elde edilmesi prensibine dayanmaktadır. Görüntüleme özelliği ile röntgene benzemekle birlikte radyasyon içermez.

EUS ile organların iç kısmına girilmekte ve böylelikle görüntüler çok daha yakından ve detaylı bir şekilde alınabilmektedir. EUS yönteminin üstünlüğü, derinlik duyusunu sağladığından; yemek borusu kanseri, mide kanseri, rektum kanseri, pankreas kanseri ve makat kanseri gibi durumlarda hem kanserin derine doğru yayılımı ve hem de etraftaki lenf bezi, damar ve organlardaki tutulumu hakkında fikir vermekte ve bu bölgelerden biyopsi alma olanağı tanımaktadır.


Hangi hastalıkların tanısında kullanılır?

EUS ile sindirim sistemindeki katmanlar, detaylı olarak görüntülenebilmektedir. Bu nedenle sadece sindirim sisteminin iç yüzeyinin hastalıkları teşhis edilmekle kalmaz, daha altta bulunan diğer tabakalarından (submukozal) köken almış hastalıkların da görüntüsü elde edilmekte ve gerekirse bunlardan biyopsi alınabilmektedir.


Sindirim sisteminde veya sindirim sistemine komşu organlarda oluşan tümörlerin evrelenmesinde ve sindirim sisteminde epitel altında yerleşim gösteren lezyonların incelenmesinde kullanılmaktadır.


Özellikle yemek borusu, mide, pankreas ve safra yollarının değerlendirilmesine yardımcı olan bir yöntemdir. Yemek borusu, mide ve bağırsağın submukozal yani yüzey tabakasının altındaki tümörler bu şekilde gözlemlenip kesin tanıları konulabilmektedir. Ayrıca mide, yemek borusu tümörlerinin evrelemesi yapılarak, tedavisinin planlanmasına katkıda bulunulabilmektedir.


EUS yöntemi ile sindirim siteminden ve sindirim sistemine komşu organlardan kaynaklanan tümörlerden doku örneği alınabilmekte, kist vb. oluşumlar boşaltılabilmektedir.


EUS yönteminin en çok kullanıldığı alanlardan birisi de pankreas hastalıklarıdır. Pankreasın kistik ve solid nodülleri, bu yöntemle ayrıntılı olarak görüntülenmekte ve gerekirse biyopsi alınabilmektedir. Böylelikle pankreas kanserinin erken tanısı konulabilmektedir.


EUS, safra kesesinde ve safra yollarındaki taş ve çamurlara  karından yapılan ultrason, BT ve MRI’dan daha iyi bir görüntülüme imkanı verir.

Karın içi lenf bezlerinden biyopsi alınması ve bağırsak lenfoması, bağırsak tüberkülozu, vb. hastalıkların tanısının patolojik tetkik ile konulmasında EUS yönteminden yararlanılmaktadır.


İşlem öncesinde ne gibi bir hazırlıklar gerekir?

Düzenli kullanılan ilaçlar varsa işlem öncesinde hekimimizi mutlaka bilgilendiriniz.  İşlem sırasında bir kitle veya sıvı belirlenmesi halinde iğne ile biyopsi veya örnek alınabileceğinden kanama veya ilaçlara bağlı yan etkiler oluşabilmektedir. Bu nedenle kan sulandırıcı ilaç, aspirin, ağrı kesici ya da pıhtılaşmayı etkileyen ilaçların hekim kontrolünde işlemden 5-7 gün önce kesilmesi gerekmektedir.


Diyabet, alerji (özellikle iyot alerjisi), kalp vb. kronik hastalıklarınızı hekimimize bildiriniz.


İşlem, üst sindirim sistemi için yapılacaksa midenin boş olması gerekeceğinden, işlemden önce en az 6 saatlik bir açlık sağlanmalıdır.


İşlem, rektum veya kalın bağırsak için yapılacaksa lavman veya müshil ilacının kullanımı gerekmektedir.

 

Nasıl uygulanır?

EUS yönteminde işlem öncesi hazırlık, işlem sonrasında dikkat edilecek noktalar ve işleme bağlı olası yan etkiler, klasik endoskopiden daha farklı değildir.

İşlem, yaklaşık 30 dakika sürmektedir. İşlem sırasında sedasyon (uyku verici ve ağrı kesici ilaçların kullanımı) uygulanmaktadır. Bu nedenle işlem sonrasında da uyku hali devam edebileceğinden, hastaya yardımcı olabilecek bir kişinin bulunması, işlemin yapıldığı gün araç kullanımı gibi dikkat gerektirecek işlerin yapılmaması ve alkol alınmaması gerekmektedir.


İşlem sırasında hastanın tansiyon, nabız ve kan oksijen düzeyini takip edebilmek için “elektrot” adı verilen bazı yapışkanlar hastanın vücuduna konulabilmektedir.


Hekim, işlem sırasında bir ekrandan hastanın sindirim sisteminin içinin görüntülerini izlemekte ve diğer bir ekrandan ise ultrasonografi görüntülerini takip etmektedir. İşlem, iğne biyopsisi yapılıp yapılmamasına göre 30-90 dakika arasında sürmektedir.


EUS işlemi için gelen hastalar, genellikle işlem bitiminde 1-2 saat izlenir, eğer bir sorun yoksa daha sonra evlerine gönderilirler. Genellikle ertesi gün günlük yaşama dönülebilmektedir.


İşlemden sonra önerilen süre içinde hastanın hafif ve sulu yemekler yemesi önerilmektedir.


İşleme bağlı olarak hastanın boğazında 1-2 gün boyunca yanma ve batma oluşabilmekte, bu nedenle tuzlu su ile gargara yapılması yararlı olacağı belirtilmektedir.


İşlemden sonra şiddetli bulantı, kusma, titreme ve ateş gibi sorunlar ile karşılaşılırsa hekime başvurulması önerilmektedir.

Safra Taşları

Safra karaciğerde yapılır ve oradan safra kesesine gelir. İşte bu safra sıvısının kimyasal yapısına bağlı

olarak bazı kişilerde kristalleşmeler meydana gelir, bu kristaller zaman içinde kum tanesi büyüklüğüne, daha sonra da tas büyüklüğüne ulaşır. Bazen de birleşip koyulaşarak birikinti görünümü alır buna da safra çamuru denilir.

Safra taşı neden oluşur?

Bu sorunun yanıtını kesin olarak bilmiyoruz, ama en önemli etkenin safranın kimyasal yapısını belirleyen genetik faktörler olduğu düşünülmektedir. Ayrıca

  • Hormon benzeri bazı ilaçlar,
  • Obezite ve sedanter (hareketsiz) yasam,
  • Diyabet ve karaciğer hastalıkları
  • Bazı kan hastalıklarının safra tası oluşumunu

artırdığı bilinmektedir.

 

Taş oluşumu kadınlarda ve 40 yas üstünde daha fazla görülmektedir. Safra tasları tüm dünyada sık görülen bir sağlık sorunudur. Yapılan araştırmalarda 60 yas üzerinde kadınların Avrupa’da %17, Amerika’da %9 ülkemizde %15’inde safra tası bulunduğu saptanmıştır. Bu oran erkeklerde daha az olup % 6-12 arasındadır.

 

Belirtiler ve komplikasyonlar

Safra taslarının büyük çoğunluğu “Sessiz taş”tır, yani hiçbir belirti yoktur. Böyle taslar tamamen tesadüfen, yapılan ultrasonografi kontrollerinde yakalanır. Belirti vermeye başlamış taslarda ilk semptom ağrıdır. Tipik olarak mide üzerinde ya da sağ tarafında, özellikle yemeklerden sonra oluşan, ataklar halinde gelen ağrı başlar. Bu atak bazen gece uyandırır. Birlikte bulantı olabilir. Belirti veren taslarda tedavi yapılmazsa zaman içinde komplikasyon gelişir. Bunlar başlıca; kese iltihaplanması

sonucu şiddetli ağrı ve ateş ya da tasın ana safra kanalına düşmesi sonucu oluşan tıkanma sarılığıdır. Bu durumda pankreatit de olaya eşlik edebilir.

 

Tanı

Safra kesesi taslarının tanısı ultrasonografi ile konulur. Kesede iltihaplanma varsa yine bu tetkikte görülebilir. Ayrıca BT (tomografi) de kese duvar yapısını gösterir. Kanala tasın düşmesi durumunda EUS (endoskopik ultrasonografi) ya da MRCP (safra kanalı MR’ı) ile tanı konulur.

 

Tedavi

Safra taslarının sessiz döneminde hiçbir tedavi gerekmez, bunlar tesadüfen bulunan sessiz tas olarak kabul edilir ve sadece yıllık ultrasonografi kontrolleri ile izlenir. Ağrı başlamışsa tek tedavi yöntemi ameliyattır. Kapalı kese ameliyatı bugün dünyada en çok yapılan, kolay ve genellikle sorunsuz bir tedavi yöntemidir. Kese iltihaplanması varsa önce antibiyotik tedavisi uygulanır. Ana safra kanalında tas saptanmışsa önce ERCP ile tas endoskopik yöntemle çıkartılır, sonra safra kesesi ameliyatı uygulanır.